ZEHİR HEPİMİZİN İÇİNDE / DOĞUŞ SARPKAYA

Modern zaman geçmiş ile gelecek arasında sıkışıp kalmış bir şimdiyi işaret ediyorsa, modern sonrası dönem sıkışıp kalmış bu şimdinin atomize edilmesini vurgular. 1990’larda ortaya çıkan öykücülüğümüz, bu atomize olma durumunu biraz geç kalmış bir şekilde ele alarak, toplumdan kopan bireyin öykülerine yönelmişti. Oysa parçalanma, sadece bireysel bir durum değildi ki. Kişi, toplumsal kötülük damarlarına zerk edilirken, küçük olaylarla bu zehri dışa vuruyordu. Bunun anlaşılması ve hâkim bir tema olarak öyküde yer bulabilmesi için 2000’li yılları beklememiz gerekti. 2000’li yıllardaki bu yönelimi izlemek için hem toplumsal olarak yaralanan bireyin travmalarının dışavurumu nasıl anlatılabilir sorusuna verilen mütevazı cevapları ele almak; hem de travma dışavurumunda ortaya çıkan kötülüğü anlamaya çalışmak gerekiyor.

Zehir Akarken

Melike Uzun’un yeni çıkan öykü kitabı Kürar, tüm hayatımızı saran travmaların patlama noktalarına işaret etmeye çalıştığı için incelenmeye değer. Kürar, epigraf öykü Rüzgârın Estiği ile başlıyor. Masal-öykü formundaki epigrafta Ebu Turab’ın üvey oğlu Mülcem, “Ölümüm, iyilik yaptığımın elinden olacak” diyen koruyucusunu zehirli bir kılıçla öldürdüğü an, kâbus dolu bir uykuya dönüşüyor. Uykudan uyanmak için gözünü kapayan Mülcem kendi geçmişine dönüyor. Uzun’un kitaptaki diğer öyküleri de kötülükten uyanmak isteyen günümüz insanının gözünü yummaya çalışması ile karakterize edilebilir. 

İlk öyküden –Üzgün Balık Başları- başlayarak, küçük zaafların ve bunların yol açabileceği kötülüklerin peşine düşüyor Uzun. Kendi halinde namuslu bir esnaf olan Selo’nun Azra’ya karşı zaafı, Azra’nın içindeki yaranın kabuğunu aralıyor mesela. Üzgün Balık Başları’ndaki kimse iyi ya da kötü olarak etiketlenemiyor. Selo “Bir günah işlemiştim, birkaç saniyelik bir günah” derken aslında erkeklerin asırlardır işlediği bir günahın vebalini ödemek zorunda olduğunu unutuyor. Azra için ise kendine yönelen bu “masum” kötülük büyük bir tepkiye dönüşüyor. Öykünün sonunda suçlanacak ya da aklanacak bir karakter kalmıyor ortada. Öykünün gücünü ortaya attığı sorulardan aldığını hissediyorsunuz. 

Bu noktada Melike Uzun’un birbirini tamamlayan ya da birbiriyle konuşan öyküler yazdığını söylemek zorundayız. Kitabın ilk bölümü Zehir, kendi içimize yayılan kötülüğün nasıl toplumsal kötülüğe hizmet edebileceğini de anlatıyor aslında. 

Kimse Susturamadı Rüzgârı…

İkinci bölüm Zemberek ise toplumsal kötülüğün yayılışını betimleyen Rüzgârın Getirdiği epigrafıyla açılıyor: “Ebu Turab’ın laneti tüm zamanları, tüm toprakları tuttu. Rüzgâr kötülüğü her yere savurdu. Sokaklara, ev içlerine… Fareler çoğaldıkça rüzgâr arttı, rüzgâr arttıkça kötülük yayıldı. Kediler dönüp dursa da farelerin peşinde, kimse susturamadı rüzgârı.” 

 Zemberek’in ilk öyküsü Sığ, rüzgârın sesini susturmak için kendi iç müziğine sığınan ben-anlatıcının çaresizliğini anlatıyor. Günlük hayatın bunaltıcılığı içinde debelenirken viyolonsel sesine sığınan anlatıcımız her nereye giderse gitsin rüzgârın sesini susturamayacağının ayırdına varıyor. Kendi kıyısının sığlığını fark edememek büyük bir sorun Uzun’a göre. Belki de insanı kendisiyle hesaplaşmaya çağırmanın ötesinde bir yere davet etmesi bundan. Uzun, bizden bir itiraf bekliyor gibi. Çünkü kendi sığlığımızı itiraf etmediğimiz zaman, Sığ’ın ben-anlatıcısının tespitine -“Nasılsa, herkes kendi kıyısında boğuluyor”- kurban olacağımız kesin.

Karanlık, Yoğun, Sarsıcı

Kürar, karanlık öykülerden oluşuyor. Kullanmayı sevmediğim ama kaçınılmaz olarak içine çekildiğim bazı kelimelere sığınmam gerekirse Kürar’ın yoğun ve sarsıcı oluşunu bu karanlığa borçlu olduğunu söyleyebilirim.  İşkencede konuşmaktansa belleğini boynuna sabitleyen tutsağın, kuru ekmeği baldıran otuyla tatlandıran çocuğun, evin içine yayılan rüzgârın sesiyle birbirini öldürmeyi isteyecek kadar körleşen anne-kızın öyküsüyle karşılaşıyoruz Kürar’da. Okuru iki arada bir derede bırakan bir okuma deneyimi bekliyor. İyilik nedir? Kötülüğün kaynağı nedir? İyimserlik neden kötülüğe kapı aralama potansiyeline sahiptir? gibi sorular yankılanıyor kafanızın içinde. Her öykü farklı bir soru yarattığı için yavaş yavaş bir yoğunluğun içine çekildiğinizi hissediyorsunuz.  

Melike Uzun, yüzeyde görülen çatlak ve yarılmaların gerçekliğin görünen başka yüzleri olduğunun farkında. Bu farkındalık O’nu yarık ve çatlaklarda oluşan yıkıcı eylemleri yeniden yorumlamaya yönlendiriyor sanki.  Uzun, bir olasılık olarak umuttan bahsetmiyor. Daha çok yaratıcı yazarın gündüz düşlerinin peşine gittiği hissine kapılıyorsunuz. Bu noktada Bloch’un ifadelerini hatırlamakta fayda var: “Umut etmek düzensiz gündüz düşünden ve onun kurnaz suiistimalinden çıkarılıp alınabilir, uçup gitmeden aktif kılınabilir”. Melike Uzun Kürar’da, umudun uçup gitmeden aktif kılınması için öncelikle kendi gerçeklerimizle yüzleşmemiz gerektiğini; bu gerçeklerin ise toplumsal olandan koparılamayacağını anlatmayı amaçlamış. Okunmalı, okunsun diyorum. 

DOĞUŞ SARPKAYA

Yayımlayan