eleştiriler

Modern zaman geçmiş ile gelecek arasında sıkışıp kalmış bir şimdiyi işaret ediyorsa, modern sonrası dönem sıkışıp kalmış bu şimdinin atomize edilmesini vurgular. 1990’larda ortaya çıkan öykücülüğümüz, bu atomize olma durumunu biraz geç kalmış bir şekilde ele alarak, toplumdan kopan bireyin öykülerine yönelmişti. Oysa parçalanma, sadece bireysel bir durum değildi ki. Kişi, toplumsal kötülük damarlarına zerk edilirken, küçük olaylarla bu zehri dışa vuruyordu. Bunun anlaşılması ve hâkim bir tema olarak öyküde yer bulabilmesi için 2000’li yılları
Notos’un son sayılarından birinde, Flannery O’Connor’ın yıllara meydan okuyan bir yazısı yayımlandı. Edebiyatın her şeyden önce gösterme sanatı olduğunu hatırlatan müthiş bir metindi bu. Okumayı bitirdiğimde, Füruzan’ın kendine sorar gibi görünürken aslında edebiyat okuruna yönelttiği bir soru geldi aklıma. “Füruzan Diye Bir Öykü” adlı nehir söyleşisinde geçer bu soru. Önce Füsun Akatlı’nın bir yazısını anar. Füsun Akatlı söz konusu yazısında Füruzan’ın Türkçesini bozuk olduğu için eleştirir. Fakat Füruzan’ın buna rağmen çok iyi bir edebiyatçı olduğunu
            Birkaç yıl önce yayımlanan ilk kitabı Ateş Öyküleri’nin ardından Melike Uzun öyküleriyle, öykü kitaplarına ilişkin yazılarıyla, öykü üzerine düşünmesi, kafa yormasıyla dikkat çeken bir öykücü oldu. Geçtiğimiz yıl yayımlanan Direniş Öyküleriadlı derlemeyi hazırladı. Gezi parkına ilişkin öykülerin yer aldığı derleme yaşananlara öykücülerin kendi pencerelerinden bakmasının yanı sıra genç öykücülere daha çok yer vermesiyle de önemliydi. Melike Uzun’un ikinci öykü kitabı İletişim Yayınları arasında yayımlandı: Kürar. Göz alıcı bir kapak tasarımının ardında aynı derecede göz alıcı öyküler yer alıyor.            
“Siz zehir nedir bilmezsiniz”Didem Madak “Fare İnsan” öyküsü, Melike Uzun’un 2014 yılında yayımlananKürar isimli öykü kitabında yer alır. Zehir ve Zemberek başlığını taşıyan iki bölümden oluşan kitapta on bir öykü bulunur. İyilik, kötülük, şiddet, çocukluk ve taşra hayatı izleklerinin ağırlıkta olduğu öyküler arasında çeşitli ortak noktalar vardır. Örneğin bazı öyküler aynı kişilerin farklı zaman dilimlerinde yaşadıkları olaylar üzerinden ilerler. Bu iç içe geçmişlik, kitabın sağlam bir tekniğe sahip olmasına ve bütünlüklü bir anlam evrenine ulaşmasına
Kimsenin kendi hayatını yaşayamayışının, Defne dışında herkesin birilerinin hayatını meşgul etmeyi sevişinin romanı bu. Nar ağacını izleyerek umut bulmanın, yeni bir hayatın kahkahasının, parçalanmış bir aynada parçalanmış bir hayat ile yüzleşmenin, derin bir muhakemenin, acının, isyanın, umudun, umutsuzluğun romanı Soğuk ve Temiz… Melike Uzun’un kalemiyle 2014 yılında yine İletişim Yayınları’ndan çıkan öykü kitabı Kürar sayesinde tanıştım. Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı’nı bitirmiş, kendi edebiyat kuramını oturtabilmiş bir yazar Melike Uzun. Bunu okuyucusuna hissettirebiliyor. Üç
Melike Uzun: “Kadın soyun, ailenin, devletin, insan türünün devamı ve bekası için verilen bir kurbandır” Melike Uzun, Ateş Öyküleri ve Kürar‘dan sonra bu kez Defne’nin hikayesini anlatıyor bize Soğuk ve Temiz’de. Defne’ninki bir erginleşme, kadın ve kurban olma, nihayetinde sonunu kendi kendine tayin etme hikayesi. Mutlu biten bir son olmasa da… Melike Uzun’la Defne’yi ve hikayesini konuştuk. Soğuk ve Temiz‘i biraz o, biraz ben anlatalım size. Defne’nin hikayesi, ismiyle müsemma Antakya’da başlıyor ama sonra nerelere
Soğuk ve Temiz, Asi nehrinin kıyısındaki kentte yaşayan (Hatay), o dönem liseli olan Defne’nin uyuşuk ve iç sıkıntılı haliyle bize açılır. Defne bu iç sıkıntısını yüzündeki sivilceleri patlatarak giderir. Ancak sivilceler bitince iç sıkıntısı kaldığı yerden büyüme başlar. Defne daha lisedeyken tam bir “erkek” olarak yetiştirilen İlyas’ın gölgesini, küfürlerini ve erkek halini bedeninde hisseder. Ancak buna pabuç bırakacak biri değildir Defne. Bir gün İlyas’ın karşısında durup kendi evinin önünden yakalayıp yanına aldığı yılanı İlyas’ın boynuna
“… İnsan insan derler idi İnsan nedir şimdi bildim.” Muhyiddin Abdal Dünya dönüyordu. Şahmaran’ın öldürüldüğünden habersizdi yılanlar. Hiç kimsenin bedeni pullarla kaplanmadı. Çünkü nankördü insan. Bir bedene hapsolan ruhun kifayetsizliği kendi muhterisliğindendi. Menfaatleri zalim, taşın sabrını bile çatlatacak dünyevi istekleri bitimsizdi. Yerin altı, zamanı kurallarından sabit kıldı; yaşattığı utancın gururuna sahip yeryüzünün acısından kurudu. Yılanlar hep bekledi Şahmaran’ı. Gelmedi. Kanı, acıydı. Toprağa sızdı, suya karıştı. Sesinin yankısı soğuk duvarların yüzünde kaldı. Yok olmak ile var
Sözcükleri sözlük anlamlarıyla seven, yalın halleriyle bağrına basan yazar Melike Uzun’un üçüncü kitabı “Soğuk ve Temiz”, İletişim Yayınları’ndan çıktı. Melike Uzun’u böyle tarif etmekte bir beis olmamalı. Çünkü o Türkçe edebiyatta yerini basit cümleleriyle edinen, yerini bu basitlikle sağlamlaştıran yazarlardan. Gücünü cümlelerden, betimlemelerden ziyade, kelimelerden alan bir kalem. Kürar’ı nasıl sözlük anlamıyla anlattıysa bizlere, “Soğuk ve Temiz”de de bölümleri birer kelimeyle özetliyor, o kelimeleri bilinen en kapsamlı anlamlarıyla ele alıyor. “Soğuk ve Temiz”, onca kelimeyle
Başka zaman, başka yer, başka gökyüzü bulamayanlara… Bu cümle Melike Uzun’un bu güne kadar yazdığı tek ithaf cümlesi.Yazar ne 2014 yılında İletişim Yayınlarından çıkan ve birçoğumuzun kendisini tanımamızı sağlayan Kürar adlı öykü kitabında, ne de 2017 Haziran ayında yine aynı yayınevinden çıkan Soğuk ve Temiz adlı romanında ithaf cümlesine yer veriyor. Yazar ilk kitabından sonra çıkardığı hiçbir kitabına bir ithaf cümlesi koymuyor belki -çünkü zaten tüm kitapları ilk kitabında ithaf ettiklerine ithaf edilecek, yeniden ve
Bazı yazarları takip ederiz, bundan sonra ne yazacak, şimdi yazdığı ve şimdi karşımızda duran kitabı ise sürekli ipuçları verir ya da biz okurlar ipuçları ararız. Melike Uzun’u ilk okuduğum kitabı Kürar’dan (İletişim Yayınları, 2014) sonra izlemeye başladım. Uzun’un kendine ait “altın dal”ı dikkatimi çekti. Soğuk ve Temiz’de (İletişim Yayınları, 2017) Türk edebiyatında yeni bir kadın ile bizi tanıştırıyor Uzun; Halide Edip’in Handan, Sevgi Soysal’ın Tante Rosa, Reşat Nuri’nin Feride, Mehmed Rauf’un Suad, Halid Ziya’nın Bihter,
“Samimiyet,” tüm kaypaklığına, sanatsal uğraşlarla olan tüm ironik mesafesine karşın, bir süredir edebiyatın en temel ölçülerinden biri haline geldi. Edebiyatçısından kayda değer hiçbir beklentisi kalmamış bir dönemin eleştirel terminolojisindeki bu pespaye kavram, şimdilerde özel bir delikanlılık biçimini, sığ özdeyişlerle süslenen sözde deneyim edebiyatını, ya da bunlara benzer bir şeyleri tarif etmek için kullanılıyor. Edebiyat ‘ortamı’, siz de fark etmişsinizdir, bir süredir toplumsal facialar sonrasında ağlama duvarına dönen sosyal medya hesaplarına benziyor. “Lûgat” tanımının desteğiyle patlayan