ŞİMDİ NEREDEN BAŞLAMALI HAYATA / GÜRAY ÖZÇELİK

Kimsenin kendi hayatını yaşayamayışının, Defne dışında herkesin birilerinin hayatını meşgul etmeyi sevişinin romanı bu. Nar ağacını izleyerek umut bulmanın, yeni bir hayatın kahkahasının, parçalanmış bir aynada parçalanmış bir hayat ile yüzleşmenin, derin bir muhakemenin, acının, isyanın, umudun, umutsuzluğun romanı Soğuk ve Temiz…

Melike Uzun’un kalemiyle 2014 yılında yine İletişim Yayınları’ndan çıkan öykü kitabı Kürar sayesinde tanıştım. Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı’nı bitirmiş, kendi edebiyat kuramını oturtabilmiş bir yazar Melike Uzun. Bunu okuyucusuna hissettirebiliyor. Üç yıl sonra bir roman ile yeniden tanışıyorum onunla; Soğuk ve Temiz. Melike Uzun tıpkı Kürar’da yaptığı gibi Soğuk ve Temiz’de de hikâyeyi bölümleme yaparak anlatmayı tercih etmiş. Bütün bunlar romanın içindeki yan hikâyelerin tematik bağlamda ayrıntısı olarak karışımıza çıkıyor. Romanını bölümlere ayırması, hatta o ayırdığı bölümleri de kendi içlerinde ikişer, üçerli bölümlerde anlatması ve romanın birçok yerinde birer kelimelik küçük başlıklar kullanması öyküsel bir tat katmış romana. Hem olay örgüsündeki zaman atlamalarını organik hale getirmiş hem de okuyucunun romanı bir solukta okumasına hizmet etmiş.

Metafor üzerine kurulu anlatımı seven bir yazar Melike Uzun. İlk kitabında hissettirmişti bunu. Soğuk ve Temiz’de de anlatımdaki gizini ve derinliğini yine oldukça başarılı bir biçimde korumuş. Öncelikle kitap bir Şaman kadın olan Metrane’nin sözü ile açılıyor. ‘’Onlar ilkin başımı kesip kerevetin üstüne koydular. Sonra kemik sırasına göre bedenimi parçalara ayırdılar. Kesip aldıkları her et parçasını dokuz kazık üstüne gerdiler. Sonra hepsi bir araya gelip etlerimi yemeye başladılar’’ (s.5). Kitaba böylesine sert bir sözle başlanması, okuyucu sert bir hikâyeye, sert duygulara hazırlıyor. Başlangıçta derinleşmeyen bu sözün, Defne’nin hayatıyla benzer yanlarını ve duygudaş noktalarını ancak romanın sonunda kavrayıp bir senteze varabiliyoruz. Elbette bilinçli bir şekilde iyi araştırılarak konulmuş bir söz bu. Çünkü sözün bir şaman kadına ait olması her şeyden önce bir şaman kültürünü içinde barındırması ile eşdeğerdir. Çünkü şaman olmanın belirleyenleri vardır; acı çekme, ölme-dirilme gibi… Ölen kişinin, kendi ölümünü dış göz olarak izlemesi, öldükten sonra ise dirilişini hissetmesi şaman kültürünün gerçeğidir. Öldüğünü görmek ve tekrar can bulduğunu hissetmek… Defne’nin yaşamının özeti bu olabilir mi? Belki de…

Kitaptaki duygular ve kavramlar birbirinin içinden geçiyor. Metaforlar, karakterlerin iç yolculukları, zihinsel bulanıklıklar ve tüm bunların derinlemesine işlenişi bu romanı kaliteli yapan unsurlardan her biri. Daha kitabın başında tanışıyoruz Defne ve onun roman boyunca sürecek derin yalnızlığı ile. Kitabın başındaki tek cümle bize onun kaderini özetliyor: ‘’Kalkmak, insan içine karışmak istemedi’’ (s.10). Defne hiçbir zaman karışmadı insan içine. Yaşadığı topluma yabancı biriydi. Toplumun içine karışmak onun yalnızlığından bir şey de götürmedi hiçbir zaman. Defne için bu hayatta yalnızlık biteviye bir durum, duygusal acının doğurduğu hissizlik ise, hiç de yabancı olmadığı bir yaşam şekli olarak karşımıza çıkıyor. Kendi hayatında bir esir gibi yaşıyor Defne. Kapının önünde annesinin komşu ile konuşurken Defne’nin maharetlerinden, onun ev işlerinde çok başarılı olduğundan, her şeyi sırasıyla yaptığından bahsetmesinin ardından tek kusurunun ise yavaşlığı olduğunu belirtmesi ve Defne’nin tüm bu konuşulanları dışardan duyup da eylemsiz kalması onun kendi hayatının bir yabancısı olduğunu gösteriyor bizlere. Sıkkın bir yaşamın döngüsündeki buhranı anlatıyor bize Melike Uzun. Her gün yabancısı olduğunuz bir hayatta aynı şeyleri yapmanın zamanla hissizliğe ve eylemsizliğe varacağını… ‘’Unutma, önce kapının önünü süpüreceksin, el âlemin bakacağı ilk yer ora, evin içindeki çeri çöpü itiverirsin halının, koltuğun altına, eşikte halı da yok, nereye iteceğiz, kapıya gelen konu komşu dışarıdan bakınca evin içini dümdüz sanmalı, öyle kol kırılır yen içinde kalır’’ (s.16). Annesi, Defne’ye bu sözleri söylerken, aslında hayatını kendi için değil de başkaları için yaşamak zorunda bırakılan Defne’yi gösteriyor bize Melike Uzun. Babasının, İlyas ve Defne’nin evliliğine maddiyat olarak bakması ise değer yargılarının ve insani değerlerin nasıl yozlaştığını ortaya koyuyor. Düğünde ise Defne’nin etrafına yabancılaşması onun karakterini daha net ortaya koyuyor. Düğünde gelinin ağlaması gerekirken onun gülmesi, annesinin ve babasının ise o gülerken kendisine sinirlenmeleri, Defne ağladığında da anne ve babasının bu sefer etrafına gururla bakması ahlaki değerlerin bozukluğunun ifadesi. Defne’nin nasıl doğuracağına dahi İlyas’ın annesi karar veriyor. Çünkü acı çektirmek istiyor ona. Defne’nin midesinin bulanmasında bile aklına İlyas ve annesinin bir yıldırım gibi düşmesi onun emanet hayatının özetidir. Tüm bunların yaşandığı coğrafyaların eleştirisini konunun doğallığını bir an bile bozmadan yapabiliyor Melike Uzun.

Kimsenin kendi hayatını yaşayamayışının, Defne dışında herkesin birilerinin hayatını meşgul etmeyi sevişinin romanı bu. Nar ağacını izleyerek umut bulmanın, yeni bir hayatın kahkahasının, parçalanmış bir aynada parçalanmış bir hayat ile yüzleşmenin, derin bir muhakemenin, acının, isyanın, umudun, umutsuzluğun romanı Soğuk ve Temiz… Melike Uzun yeni romanıyla okuyucusuna kendini oldukça alıştıracağa benziyor. Şimdiden iyi okumalar.

Soğuk Ve Temiz/Melike Uzun/İletişim Yayınları/s.130

GÜRAY ÖZÇELİK

Yayımlayan