EUROPA

MELİKE UZUN

Europa, Milano’dan Strasbourg’a doğru yola çıkan bir tur otobüsündeki üniversite hocalarının ve öğrencilerinin hikâyesi. Hikâye, kişisel gerçeklikten büyük bir aygıtın, devletler mekanizmanın gerçekliğine yol alıyor. Yolculuk bu ikisinin, kişisel olanla ideolojik olanın sarmal bir biçimde, iç içe kurulmasıyla ilerliyor.

Europa son zamanlarda az rastlanır bir gerçekçilikle eleştirel bir “etik” anlayışının birleşmesinden oluşmuş. Gerçekçilik, metnin estetik boyutuyla beraber işlevsel olanı, Avrupa Parlamentosunun ve onun temsilcisi Avrupa insanın  eleştirisini de içeriyor.  Roman bu haliyle, olay örgüsü ve Fransa’daki finaliyle Badiou’nun “Etik”te sözünü ettiği her türlü kolektivizmin kısırlaştırıldığı fikrinin kanıtı gibidir. Badio’nun sözleri  romanın bu paragraf  üzerine yazılmış olabileceğini bile düşündürüyor: “…Fransa; öznel olarak korku ve iktidarsızlığın hükmü altında olan Fransa bir ‘yasa ve özgürlük’ adasıdır. Etik bu tecridin ideolojisidir ve bu yüzden de ­­-dünyanın dört bir yanında  ve müdahale etmenin verdiği gönül rahatlığıyla – Yasa’nın savaş gemilerini yüceltir. Ama bunu yaparak, her yerde evcil bir kendini beğenmişliğin ve korkakça bir halinden memnuniyetin bayraktarlığını yaparak burada ve şimdi ne yapılabileceğine (ve dolayısıyla ne yapılması gerektiğine) dair canlı bir fikir etrafındaki her türlü kolektif toplanmayı kısırlaştırır. Ve bu bakımdan, bir kez daha, muhafazakâr mutabakatın bir değişkesinden başka bir şey değildir.”

Eleştiri yüzeyde değil, ona yüzeydeki gerçeğin içinde  iz sürerek ulaşıyoruz. Bu iz sürme eleştiriyi sağlam bir yapıya oturtuyor. Milano’daki bir üniversiteden Fransız, Alman, İspanyol, Yunan bir grup hoca; üniversitenin, maaşları yasaya aykırı biçimde düşürmesi, sözleşmelerin yenilenme süresini dört yılla sınırlandırmaya çalışması, kovulma tehdidi, İtalya devletinin üniversite aracılığıyla takındığı kibirli tutum nedeniyle Avrupa Parlamentosuna bir dilekçe vererek işlerini teminat altına almak, maaşları eski düzeye  çekmek için bir araya gelirler.  Olayların gelişimi ve karakterler bu bir araya gelişin imkânsızlığı üzerine kuruludur. Kişisel olanın kopmayan halkalarla politik olana eklendiği yaşamlar anlatılır. Yukarıda söz ettiğim “iz”ler aracılığıyla hiçbir şeyin kişisel olmadığı düşündürülür.  Bir araya gelişiyle kendini dünyaya dayatan, daha fazla dayatmanın yollarını arayan, bitmek bilmez büyük bir itiş kakışın tarafı olan  kıtanın izi, bir otobüsün içindeki insanlar aracılıyla sürülür. Bu iz sürme romanın gerçekçiliğini estetik bir boyuta taşırken düşünceyi de pekiştirmiş. Kişisel ilişkiler, Avrupa Parlamentosuna ulaşmak için yapılan yolculuk, Avrupa’nın dünyayla ilişkilenme biçiminin, başka bir deyişle, Avrupanın ikiyüzlülüğünün, tahakkümünün, kendisinden olmayanı aşağılayışının simgesidir. 

Olaylar Jerry Marlow’un zihninden aktarılır. Jerry Marlow, hakim bir bakış ve göz olarak Avrupa’nın zihni gibidir.  Her şeyi yargılama, isteme hakkına sahip, gerektiğinde özeleştiri mekanizmasını çalıştırabilecek kadar insani ilkelerle hareket edebilen, gerektiği kadar medeni, ama aynı zamanda fırsatçı ve her durumdan faydalanarak çıkmasını başarabilen, söylemini gerçekliğin üstüne kurar gibi görünse de “kendi”sini merkeze alan bir Jerry Marlow ve Avrupa… Tek derdi kendisi olan bir Avrupa insanı ve Avrupa… Zaman zaman kendisini eleştirmekten çekinmeyecek kadar, haklarında berbat şeyler  düşünse bile herkese incelikli bir nezaketle davranacak kadar “medeni”  ama her durumda odakta ve merkezde olan Jerry Marlow ve Avrupa…

Yolculuk pis kokulu köpeğini yanından hiç ayırmayan, kendisi de köpek gibi kokan, ceketi köpek kılıyla dolu, sürekli balgamını yutarak konuşan “esmer tenli, tok Hintli sesli ve aykırı Galli aksanlı Vikram”ın organizasyonudur. Ancak  bir grup Avrupalının Yarı Galli, yarı Hintli olduğunu söyleyen, kendilerine pek benzemeyen bu adama bakışları yolculuk esnasında su yüzüne çıkar. Otobüstekiler Vikram’ı onaylıyor ve onu izliyor  gibi görünseler de asıl peşinde oldukları çıkarlarıdır. Jerry, Vikram’ın itici, mesafesiz hatta zaman zaman arsızlığa varan sözleri ve jestlerine medeni bir Avrupalıya yakışacak biçimde karşılıklar verip, onun bayağılığına nezaketen  ortak oluyormuş gibi görünse de ten rengini, Hintli – Galli olmasını, aksanını, itici fiziksel özelliklerini o kadar çok tekrarlar ki ne kendine ne de çevresine itiraf ettiği “aşağılayıcı” bakış ister istemez sezilir. “Düzüş arabası” ismini verdikleri bu otobüste,  öğretmenlerin öğrencilere, erkeklerin kadınlara, beyaz tenli ve güzel  olanların ötekilere tahakkümü günlük dilin en zararsız ve doğal görünen halinden akar. Bu haliyle “düzüş arabası” neden Avrupa olmasın ki… Jerry, yörüngesine girmeyen  eski sevgilisi “o”na karşı hislerini hatırlayıp, “o”nu gözleyip durur. Aralarındaki ilişki acı çektirmekten ve acı çekmekden zevk aldıkları çözümsüz bir yumak haline gelir. Jerry ilişkiden söz ederken şöyle der: “bomba satan ülkelerin  bombaları başka ülkeler patlattığında şikayet ettiği gibi, onun, onca zaman bana sunduğu aşk ve hayaller, tokat ve telefonla taciz olarak kendisine geri döndüğünde şikayet ettiği gibi.” Jerry kendisi her şeyi yargılayan zihin ve göz halinde “erk”in, dolayısıyla “öteki”nin karşısında duran Avrupa’yı temsil etmesine rağmen eski sevgilisini bazı devletler gibi ikiyüzlü olmakla suçlar. Erk (Avrupa) hakikatin eleştirisini sunma ayrıcalığını hep elinde tutar, eleştirir ve sorumlu olarak yine “öteki”ni gösterir.

Roman, dilekçeyi sunmak üzere Avrupa Parlamentosuna gidişle son bulur. Ancak, son, okuyucu şaşırtacak, Vicram ve Jerry’nin temsil ettikleri kimliklerin Avrupa’da  nasıl karşılık bulduğu hakkında düşündürecektir. Badiou “ötekini tanımaya dayalı her türlü etik hüküm kesinlikle terk edilmelidir.  Çünkü gerçek sorun –ki son derece güç bir sorundur-  Aynı’yı tanıma sorunudur.” der.  Roza Hakmen’in  dilimize kazandırdığı Europa  adlı romanı “Aynı”ya yönelen bir etik mütaalası olarak okumak mümkün.

Yayımlayan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir