Bir Öyküden: “Fare İnsan” / Sibel Yılmaz

“Siz zehir nedir bilmezsiniz”Didem Madak

“Fare İnsan” öyküsü, Melike Uzun’un 2014 yılında yayımlananKürar isimli öykü kitabında yer alır. Zehir ve Zemberek başlığını taşıyan iki bölümden oluşan kitapta on bir öykü bulunur. İyilik, kötülük, şiddet, çocukluk ve taşra hayatı izleklerinin ağırlıkta olduğu öyküler arasında çeşitli ortak noktalar vardır. Örneğin bazı öyküler aynı kişilerin farklı zaman dilimlerinde yaşadıkları olaylar üzerinden ilerler. Bu iç içe geçmişlik, kitabın sağlam bir tekniğe sahip olmasına ve bütünlüklü bir anlam evrenine ulaşmasına sebep olur.

Zehir bölümünde yer alan ve iki kısımdan oluşan Fare İnsan öyküsünün “Saadet’in dediğidir” başlıklı ilk kısmı, Saadet karakterinin kızı Azra’ya hitaben yazdığı bir mektup şeklinde kurgulanmıştır. Kahraman anlatıcının bakış açısıyla sunulan bu kısım, Saadet’in iç dünyası hakkında bilgi verir ve onu okura tanıtır. Azra, üniversiteyi kazanıp Ankara’ya taşınınca evcil faresini (hemstır) annesine bırakmıştır. Saadet mektubuna bu hemstırla ilgili ayrıntıları anlatarak başlar. Hemstırın dönüp durduğu kafese bakınca “zaman makinesi” Saadet’in zihnini harekete geçirmiş ve onu geçmişe döndürmüştür. Çocukluk yıllarını hatırlayan Saadet, kendi annesiyle olan ilişkisini de anlatır. Doğduğu kasaba ve oraya ait imgeleri anımsar; ancak bunların çoğu silik ve renksizdir. Renkli olan imgeler; çivit mavisine boyanan ev, bahçedeki sardunyalar, saksılar ve naylon bebekten ibarettir. En renksiz ve silik imgelerse anneye ait olanlardır. Hayal meyal hatırlar annesini Saadet. Oysa “İnsan annesinin göz rengini, ses tonunu, saçlarının yumuşaklığını anımsamalı”dır (s. 31)

Saadet’in “zaman makinesi”, çalışmaya devam eder ve renkli televizyon yayınını izlemek için maaile teyzelerinin evine gittikleri bir akşama uzanır. Eve döndüklerinde bir misafirle karşılaşmışlardır: kapana kısılmış bir fare. Öykünün ilk kısmı burada biter.

“Saadet” başlıklı ikinci kısımda, Saadet’in nasıl bir ailede büyüdüğü, nasıl bir çocukluk yaşadığı ve çevresi tarafından nasıl algılandığı üçüncü tekil anlatıcının bakış açısıyla verilir. Saadet’in fiziksel özelliklerinin betimlendiği bu bölüm, onun hayat ve insanlar karşısındaki tavrını anlamamızı sağlar. Saadet, bebekliğinden beri “çirkin” bir kız olarak nitelenmiştir. Liseyi bitirdikten sonra memur olan, evlenip bir kız çocuğu doğuran Saadet, mutsuz bir yaşam sürmekte ama her şey çok “normal”miş gibi davranmaktadır. Sorgulama yapmaz, hayattan ne beklediği üzerine düşünmez. Tekdüzelikten de yaşadığı mekândan da kaçamaz. Bu sıradanlık silsilesini bozan tek şey, kızının üniversiteyi kazanıp Boğazlıyan’ı (Yozgat) terk etmesi olmuştur.

Azra’nın Ankara’ya giderken yanına almadığı evcil fareye bakan Saadet’te ağrı ve kaşıntı yapan bir hastalık belirir. Kaşındıkça kırmızı kabarcıklar sarar vücudunu. Ağrılarını dindirmek için mektup yazmaya başlar. Bu mektuplardan biri, öykünün ilk kısmıdır işte. Hastalığın teşhisi için Ankara’daki hastaneden randevu alınır. Gece yolculuğu sırasında da durmadan kaşınır Saadet. Sabah doktorların karşısına çıkar ve muayene olur. Doktorların teşhisi, öykünün sonlarına doğru doktorun ağzından birebir tıp terimleriyle açıklanır. Tanımlayan kişinin ismine ithafen “Duhring hastalığı” olarak da bilinen “dermatitis herpetiformis”[1], deride minik su toplayan kabarcıklar ve kırmızı kabarıklarla seyreden, süreğen ve şiddetli bir deri hastalığıdır. Buna yakalananlar glutene karşı duyarlık gösterirler. Hastalık “HLA- B8 ve HLA- DR3 antijenlerin varlığı ile güçlü derecede ilişkilidir” (s. 36). HLA (doku uyumu); bakteri, virüs ve kanser gibi vücudumuza yabancı maddeleri tanımayı sağlayan bir sistemdir. HLA’nın yarısı anneden, diğer yarısı ise babadan alınır. Saadet, genlerini taşıdığı annesinin hayat yükünü de almıştır bir nevi. Bu sebeple hastalığın varlığı, Saadet’in annesiyle kurduğu ilişkiyle açıklanabilir.

Saadet, Jung’un kavramıyla ifade edecek olursak annesine karşı bir kompleks geliştirmiştir. Jung’un Dört Arketip[2] kitabında tanımladığı “anne kompleksi”, hem kız hem de erkek çocuklarda görülürken olumlu ve olumsuz yanlarıyla baş gösterebilir. Kız çocuklarında gelişen bu kompleksin dört farklı tezahürü vardır: Eros’un aşırı gelişmesi, anneyle özdeşleşme, anneye karşı direnç ve anneliğe özgü unsurların hipertrofisi. Olumsuz yanları ağır basan bu kompleks türlerinden Saadet’in geliştirdiği ise “anneye karşı direnç”tir. Buna göre kız çocuğunun “yazgısının nasıl olmasını istediği konusunda genellikle bir fikri yoktur” (s. 30). Yukarıda da belirttiğim gibi Saadet, yalnızca ona sunulan yaşamı kabul eder, yazgısına boyun eğer ve ne istediğini düşünmez. Kendine ait bir yaşam kurma becerisi gösteremez. Jung’a göre böyle bir kadının evlendiği erkek de anneyle benzer davranış kalıplarına sahip olabilir. Saadet’in kocası da Azra doğduğunda “Senin gibi çarpık bacaklı, misket gözlü olmasa bari” (s. 33) diyerek herkesin yaptığı gibi onun çirkinliğini yüzüne vurmuştur. Dolayısıyla böyle bir koca da sevilmeyecek ve anneyle özdeşleştirilecektir. Yine doğrudan Jung’tan aktarırsak, “nesnelere karşı sabırsız, araç gereç, kap kacak kullanmakta beceriksiz, giysi seçiminde zevksiz” (s. 30) olan bu kız, Saadet’in ta kendisidir. Çünkü çirkin, bir türlü kilo almayan, buruşuk memeli bir kadın olarak görülmüştür etrafınca. Tüm bu sebeplerden ötürü kederli ve öfkeli bir kadın olarak hatırladığı annesinden korkmaktadır Saadet. Azra’ya yazdığı mektupta “İnsan kendisinden korkar mı Azracığım? Korkuyorum, kendimden ve beni doğuran kadına benzemekten” (s. 29) demesi bu korkunun göstergesidir. Rüyasında onu başka kadınların doğurduğunu görür. Onu kaşındıran kurtçuklar bile annesinin eseridir. Adını annesi vermiştir ama yazgısı, adının anlamına uygun düşmez.

Melike Uzun, anne-kız ilişkisine dayanan bu öyküde fareyi bir metafor olarak kullanır ki, kedi ve fare metaforları kitap boyunca tekrarlanmıştır. Bu iki metafor, kitabın henüz başında anlatılan bir hikâyeye dayanır. Kürar’da on bir öykü dışında Rüzgârın Estiği, Rüzgârın Getirdiği ve Rüzgârın Dindiği isimli üç ara bölüm de vardır. Rüzgârın Estiği isimli ilk ara bölümde anlatılan ve iyilik-kötülük tezadına dayanan hikâye, Kürar’daki öykülerin iskeletini oluşturur. Burada Ebu Turab ile Mülcem’in[3] arasındaki ölüm kalım mücadelesine yer verilmiştir. Ebu Turab (Ebû Türâb) “toprağın babası” anlamına gelir ve Hz. Ali’nin lakaplarından biridir. Mülcem (İbn Mülcem) ise Sıffîn Savaşı’nda Hz. Ali’nin saflarında savaştıktan sonra Hakem Vak’ası’ndan sonra Hâricîlerle birlikte ona cephe almış ve ölümüne sebep olmuştur. Bu tarihi olayla ilgili çeşitli rivayetler bulunur. Kürar’da kurmacaya dönüştürülen ise bunun farklı bir versiyonudur. Anası babası olmayan Mülcem, onu büyüten Turab’ı kılıçla öldürür. Mülcem de Hz. Ali’yi zehirli kılıcıyla yaralamıştır. Kürar’daki Mülcem, üvey babasının başında beklerken birden fare suretine bürünüp toprağa gömülmüştür. Turab’ın elindeki beyaz mendil ise kediye dönüşür. İşte insanın içindeki şiddet dürtüsüyle iyiliği ve kötülüğü temsil eden iki metafor olarak kedi ve fare, neredeyse kitaptaki her öyküde karşımıza çıkar. Ancak burada salt iyilik veya kötülük söz konusu değildir. Bu kavramlar birbirinin içine geçer. Rüzgâr esmeye devam ettikçe kedi ve fare birbiriyle oynamaya devam eder. Tarih boyunca da böyle olmamış mıdır zaten?

Fare İnsan’da fare metaforu, öyküyü oluşturan iki kısımda da yer alır. İlkinde, aile ziyaretinden döndüklerinde kapana kısılmış hâlde bulunan fare, Saadet’in annesi tarafından üzerine çalı süpürgesi vurularak öldürülür. Annenin içindeki şiddet eğilimi bu yolla açığa çıkar. İkinci kısımda Azra’nın bıraktığı hemstır ise Saadet’e küçükken yaşadığı bu travmatik olayı hatırlatır. Fareye baktıkça korkar, ondan kurtulmaya çalışır ama onu atmayı ya da yok etmeyi de istemez. Fareden yayılan kokuyu duydukça geçmiş daha da belirgin hâle gelir. Öykünün sonunda ise onu muayene eden doktorları imgeleminde birer fareye dönüştürür ve böylece travma, an’da tekrar ortaya çıkmış olur.

Melike Uzun; “Üzgün Balık Başları”, “Kedimiz Candide” ve “Kapı Dışarı” öykülerinde de Azra ve/ya Saadet karakterlerine yer verir. Azra’nın ön planda olduğu öykülerde onun da bir tür “anne kompleksi” geliştirdiğini görürüz. Annelerinin kaderini yaşayan kızlar, Kürar’daki başka öykülerde de karşımıza çıkar. Dolayısıyla kitapta annelik başta olmak üzere farklı kadınlık temsillerinin ve rollerinin ele alındığını görürüz.

Arka kapak yazısında da belirtildiği gibi “kürar”, Güney Amerika’da avcıların oklarına sürdükleri felç edici zehirli bir bitkidir. Aynı zamanda hareket edememe, felç olma hâlidir. Öykülerdeki bütün karakterler, bu hâlin farklı tezahürlerini yaşamaktadır aslında. Okur da onların sert, şiddetli ve sarsıcı yaşamlarını okuyunca aynı hissiyata bürünecektir. Kitabın sonunda rüzgârın dinmesi umuda yorulabilir. Geçmişten bugüne uzandıkça fareler çoğalsa da iyiliğin gölgesinin dünyaya düştüğü “o gün” elbet bir gün gelecektir.

Sibel Yılmaz

[1] Ayrıntılı bilgi için buraya bakabilirsiniz.

[2] Carl Gustav Jung, Dört Arketip (6. Baskı), Metis Yayınları, İstanbul, 2019.

[3] Ayrıntılı bilgi için buradan İbn Mülcem ve Ebû Türâb maddelerine bakabilirsiniz.

Yayımlayan